DOLAR 16,1138
EURO 17,3143
ALTIN 964,231
BIST 2375
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 30°C
Parçalı Bulutlu
Anadolu16.com

Kanal İstanbul’u bırak, Konya kanallarına bak!

13.12.2020
A+
A-

Türkiye’nin tahıl ambarı Konya Ovası alarm veriyor.

22 milyon dekarlık alanda her türlü tarımın yapıldığı Konya Ovasına neredeyse 8 aydır yağmur düşmedi. Yereldeki ilgililerin açıklamalarına göre, geçen sene 80 milimetre olan yağışlar bu yıl 30 milimetreye düştü. Kuraklıktan dolayı hububat tohumlarının çimlenmesi ve çıkışı sağlıksız, şimdiden yüzde 20’ye varan oranda bozulma var. Maliyetler yüksek olduğundan çiftçinin yeniden ekim yapma gücü de yok. Hububat alanlarının yüzde 75’inde susuz tarım yapılmakta. Kuraklığın devam etmesi halinde, 2021 buğday rekoltesinin yüzde 40 kayıp verme ihtimali çok yüksek.

Ayrıca sulamanın önemli bir kısmı yeraltı sularıyla yapıldığından, kuraklık arttıkça yeraltı suları daha da derine çekilmektedir. Bu durum, sulamanın maliyetini ikiye üçe katlamaktadır. Sulamadan kaynaklı olumsuzlukların hepsi, her halükarda çiftçiye artı maliyet getirmektedir.

Bunun sadece Konya çiftçisini değil tüm ülkeyi acı acı düşündürtmesi gereken bir tablo olduğu asla göz ardı edilmemelidir. Zira kuraklık ve Covit-19 salgını dünyayı bambaşka bir sürecin eşiğine getirmiştir. Her iki faktör birlikte insanların beslenmesini riske sokacak karakterde olup, gıdaya ulaşım birçok ülke için imkansız hale gelebilecektir. Bunlardan birinin de tarımda dışa bağımlı hale gelen Türkiye olması her zaman ihtimal dahilindedir.

Bunu önlemenin yolu dün vardı, bugün de var. Türkiye, asla popülist politikacıların dediği gibi su zengini bir ülke değildir. Fakat dünyanın en mümbit topraklarına, en iyi iklimlerine sahip olmakla birlikte, mevcut su kaynaklarını en verimli kullanma avantajına her zaman sahiptir. Fırat, Dicle, Kızılırmak, Yeşilırmak, Seyhan, Ceyhan, Büyük Menderes, Sakarya, Meriç, Çoruh gibi ilk ona girenlerle birlikte daha yüzlerce debisi yüksek akarsu, ülkenin dört bir yanından üç bir yanını çevirmiş denizlere akmaktadır.

Peki, böyle eşsiz bir coğrafi avantaja sahip Türkiye’de neden nüfusun en az yarısı aç ve tarımda da geriye gidiliyor? Nedeni çok açık: Türkiye, bu iktidarın yanlış politikalarıyla bir tarım ülkesi olmaktan çıktı. Osmangazi Köprüsü, İstanbul Hava Alanı, Şehir Hastaneleri, Hidroelektrik Santralleri, otoyollar ve benzeri daha pek çok ucube, ülkenin geleceğini ipotek altına alan felaket projeleridir. Kanal İstanbul çılgınlığı ise denizdeki canlı türlerini yok edeceği, bölgede tarımın yapılmasını imkansız kılacağı, depremlerin şiddetini arttıracağı ve çölleşmeye yol açacağı, İstanbul’u katledeceği, Türkiye’nin vatanı üzerindeki egemenlik haklarına son vereceğinden dolayı bir ihanet projesidir.

Oysa halka hiçbir yararı olmayan bu anlamsız ve gereksiz projelere harcanan parayla ülkenin tarıma elverişli her karış toprağının yanı sıra Konya Ovası da çoktan uzak veya yakın havzalardan getirilen sulama suyuyla, kavuşturulduğu yüksek verim ve ürün çeşitliliğiyle kaç Hollanda yapılmıştı! Biliyorsunuz, yüzölçümü Konya kadar olan Hollanda’nın sadece tarımdaki ihracatı, her zaman Türkiye’nin toplam ihracatının üzerindedir.

Hitit Uygarlığının sona ermesinin başlıca nedeni, Anadolu’da yıllarca aralıksız süren kuraklıktı. Bunu göz önünde bulunduran Atatürk, oluşturduğu tarım politikasıyla çiftçiyi toprak sahibi yapmak ve ülkenin toprak, su ve iklim kaynaklarını modern tarımın hizmetine açmayı hedeflemişti. Ancak ne toprak reformunu yapmaya ne de amacına uygun bir şekilde nehirleri mümbit ovalara akıtmaya ömrü yetmedi.

Örneğin GAP, öteden beri bir Cumhuriyet projesiydi. Fakat Türkiye üzerinde emelleri olanlar, bunu kendine vekil atadıkları Özal hükümetine ve amaca uygun olmayan tarzda yaptırdılar: Bölgenin ağaçlandırılmaması, kuraklığı arttırmaktadır. Erozyona sebep olan yağışlar, bölgedeki barajları millendirmekte, dolayısıyla ömürlerini de kısaltmaktadır. Toprak reformundan vazgeçildiği için insanların marabalıktan kurtarılıp önce toprak sahibi sonra eğitimli birer çiftçi yapılmaması, bölgedeki feodal düzeni sürdürmektedir. Kendi toprağının sahibi olmayan ve sulu tarım konusunda eğitilmeyen marabanın yaptığı bilinçsiz sulama nedeniyle toprak çoraklaşmakta ve verimsizleşmektedir. Bölgede tarıma dayalı sanayinin kurulmaması ve kooperatifleşmeye gidilmemesi de ürünlerin değerlendirilmesi ve pazarlanması sorununu yaratmıştır. Projenin bu hali, sosyal ve kültürel destek projelerini de haliyle boşa çıkarmıştır.

Ve GAP tamamlanmadı; bölge insanının bir kısmı hala mevsimlik işçi olarak Karadeniz, Ege, Akdeniz bölgelerine gitmeye devam ediyor. Bir kısmı batıya göç etti. Kalanlarsa tarımın bitirilmesiyle bölge kentlerinin varoşlarında devletin kötü uygulamaları ile dinci ve etnik terör örgütlerinin yumrukları arasına sıkıştırıldı. En kötüsü ise bu proje ile birlikte PKK’nın büyütülmesi, terörün sofistike bir niteliğe büründürülerek bölgede uluslararası bir konu haline getirilmesiydi.

Türk ekonomisinin ana gövdesini tarım ve kamuya ait kuruluşların yoğunlukta olduğu tarıma dayalı sanayi, turizm, hizmet ve inşaat sektörü ile yabancı ortaklı otomotiv sanayi oluşturmaktaydı. 12 Eylül darbesinin yolunu açtığı ANAP hükümeti devletçi ekonomiyi liberalleştirdi, siyasette irticanın ve bölücülüğün önünü açtı. 28 Şubat post modern darbesi de AKP’nin iktidar olmasının yolunu açtı. AKP ise neoliberal politikalarıyla ekonomiyi iflasa, kökten dinci politikalarıyla da ülkeyi cehalete, yoksunluğa ve yalnızlığa sürükledi.

AKP, uzun iktidar döneminde ülkemizde doğup sınır ötesine giden suları uluslar arası diplomasi ve hukuk kuralları çerçevesinde içerideki sularla birlikte isabetli yatırımlarla tarıma entegre edebilseydi, ülkenin kalkınmasına güçlü bir ivme kazandırmış olacaktı. Bunun maliyeti, belki de Türkiye genelinde yeraltı sularını tarımda kullanmanın birkaç yıllık maliyetini bile geçmeyecekti. Hatta adını verdiğimiz o felaket projelerinin her biri, ülkenin bir iklim bölgesindeki tarım alanlarının sulanmasını kalıcı hale getirebilecek maliyetin de üstündedir.

Bugün ülkenin tüm topraklarının sulanması imkanı varken, Konya Ovasının kuraklıktan alarm vermesi ve mevcut sulama maliyetlerinin çiftçiye tarımdan el çektirecek kadar yüksek olması ülkeyi yönetenlerin yüz karasıdır. Kuraklık, beslenme ve çevre sorunlarına yol açan iklim değişikliği karşısında hiçbir şey yapmayan, topladığı vergilerle de tarımsal sulama hizmetleri gibi halka yarar sağlayacak yatırımlar yerine kendine saltanat kuran bu yöneticileri hala iktidarda tutmak da ülkenin ayıbıdır.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.